top of page

Truth/GERÇEK

 O akşam gözlerinin içine bakarken sağ tarafımda sadece benim görebildiğim bir ışık oluştu. O ışık benim eve tek başıma dönme sebebimin anahtarıydı. Bütün gece bile isteye reddedeceğim anahtar…

 Dudakların “Gerçeği söylüyorum.” derken, o derin ve karanlık gözlerin kafamın üstünde yanan bu ışıkla bana asıl gerçeği söylüyordu. İşte gerçek; sağ tarafımda öylece havada asılı sadece benim görebildiğim bir ışık olarak parlıyordu. Eğer o ışığın içine bakmış olsaydım; bugüne kadar bana söylediğin tüm yalanları, tüm mahcubiyetleri, haberim olmadan omuzlarıma yüklediğin tüm yükleri ve geri dönüşü olmayan tavanlı tüm labirent sokakları görmüş olacaktım. Ben gözlerinin içine bakarken “Gerçek” adeta tüm aydınlığıyla işte, karşımda duruyordu. Bu sahne “Gözler asla yalan söylemez.” metaforunun tezahürüydü. O ışığın içine bakmış olsaydım; o anda kalbim paramparça olacak ve belki de oradan kaçarak eve gitme isteğime karşın yerimden kalkamayacaktım.

 

O sırada hala gözlerinin içine bakarken aynı anda elini tutarak, hakikatin korkutucu yolculuğu için tüm o kalabalığın arasında ihtiyacım olan tüm sevgiye ve güce sahiptim. Hem de tüm fiziksel koşullarla beraber… Belki de yüzyılı aşkın süredir çok sayıda güçlü duygulara tanıklık etmiş kubbeli çatısı olan ve karizmatik bir mimariye sahip pencereler ve duvarlarla örülü bir sokak… Sokak olmasına rağmen gökyüzü yoktu. Tavanı kubbemsi bir çatıyla kapalıydı. İçeride, ışık yanan pencerelerinde turkuaz yansımalarla süslenmiş duvarların oluşturduğu koridor; inanılmaz güçlü bir enerji akışı sağlıyordu. Sanki ait olduğumuz dünyaya benzemeyen bambaşka bir dünyaya gelmişsiniz gibi bir his yaratan yerler vardır ya… İşte hepinizin daha önce en az bir kere bulunmuş olduğunuz o yerden bahsediyorum. Kubbeli tavanı ve turkuaz pencerelerle süslü duvarları unutun.

 

Her insan, hayatında en az bir kere, gittiği yerde ya da girdiği bir ortamda oraya ait olmadığı hissine kapılmıştır. Birçoğu kendinde cesaret bulamaz ve asıl ait olduğu dünyaya geri dönmek için bu ilgi çekici ama yabancı dünyayı terk etmek uğruna kendini bir yarış atına dönüştürür. Bu doğru ya da yanlıştır demiyorum. Ancak pek azı ki o yabancı dünyayı terk etmek yerine keşfetme ve uyumlanma enerjisini deneyimleme şansı bulur. İşte hikaye tam da o an başlar!


Dudakların; gerçeğe yakın şeyler söylüyordu.


Ancak tam anlamıyla gerçeği söylemiyordun.


“Düzenli aralıklarla bir kitapçıdan çalınan kıymetli kitapların yokluğuyla eksilen gerçeğin sürekliliğini


Ya da

“Yüksekten yere çakılmış gibi tüm kemiklerinin kırıldığı acıya benzeyen gerçeğin sertliğini


Ya da

“Üzerindeki tüm kendisine ait olmayan giysileri çıkartınca çırılçıplak kalan gerçeğin şeffaflığını

Anlatmıyordun.

Aksine, gerçeğin tüm gerçekliğini saklayan ve bir o kadar da gerçekleri yumuşatan itiraflarda bulunuyordun. Dudakların ‘’Gerçeği söylüyorum.’’ diyordu. Gözlerin gerçeği bir ışık siluetinde tepemde bekletiyordu. Ve o sırada pembeleşen yanakların ‘’Yakalanmak istemiyorum.’’ diyordu. Çok güzel gülümsüyordun. Eğer o ışığın içine bakmış olsaydım bir daha bu gülüşü göremeyeceğimden korktum. O an karşında küçücük bir kız çocuğuna dönüşüp korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Ve gece boyunca her gözlerine baktığımda önümde beliren ışığı görmezden gelmeye karar verdim. Böylelikle gerçeklerden kaçtım.

 Bulunduğum ortama uyumlanmaktan başka çarem yoktu. Korkumu ve sadece benim görebildiğim o ışığı görmezden gelebilmek için kontrolü koşullara bırakmaya karar verdim. O gece verdiğim en doğru karar sanırım buydu. Sadece o ana odaklanıp çevremdeki ve ortamdaki koşullar ne ise ona göre tepkiler vermeye başladım.

Daha önce buraya gelmiştim. Kaçıncı kadehteyim? Biraz daha sarhoş olursam şu tepemdeki ışık söner mi? Yüzüne bakıyorum. Ne kadar güzel yalan söylüyorsun. Tıpkı gülüşün gibi… Karnımın tam ortasında; Çinli bilim adamlarının geliştirmeye çalıştığı yeni bir teknolojiyi, o an tek başıma keşfetmişim gibi, karnıma düştüğü anda saniyeler içinde filizlenip büyüyen ve çiçek açan kokunun yarattığı hisse benzeyen gülüşün… İnsanın inanası geliyor, değil mi? Ama bu koku ne yazık ki yalancı olduğun gerçeğini değiştirmiyor.


İkinci mi, üçüncü mü hatırlamadığım, dört olma ihtimalini aklıma getirmek istemediğim kadeh sayısından sonra durduğumda, gece boyu çok iyi idare ettiğimi fark ettim. Her ikimizi de eğlendireceğine inandığım hikayeler anlattım. Ve aynı zamanda da sarhoş olduğumu anlaman için gereksiz detaylarla her ikimizin de dikkatini dağıtmak bir çözüm gibi geliyordu. Bu şekilde ortamdaki koşulları elimden geldiğince bir video oyunu oyuncusu gibi, survivor seviyesine getirebildim. Ta ki ‘’Train Dreams’’e kadar… Hayır canım, NET***X’teki filmden bahsetmiyorum. Yoksa bahsediyor muyum? İzleyince göreceğiz.

 Gerçek ‘Train Dreams’ dosyamdan bahsediyorum. Bu, gökyüzünü göremediğimiz sokaktan ayrılırken, nedense taksiye değil de trene binmek istedim. O an sadece trende birine tutunma deneyimini tecrübe etmek istedim. Daha önce hayal ettiğim bir şeydi ve benim ‘Train Dreams’ diye beynimin renkli raflarında dosyaladığım bir senaryoydu. Bu fikri pek sevmesen de bana karşı nazik davrandığın için onur duydum. Umarım, hayatım boyunca daha nazik başka bir adam tanımam da beynimin ‘Gentle On My Mind’ tahtında yalnızca sen oturursun. Seni daima böyle hatırlamak isterim. Benimle birlikte tren serüvenine katıldın ve ait olmadığın bir dünyaya tüm nezaketinle birlikte geldin. Ancak bir süre sonra üzerindeki tanımlayamadığım baskının seni rahatsız ettiğini fark ettim. Ben farkında olmadan omuzlarıma yüklediğin yükün yarattığı baskıyı hatırladım. Böyle mi savaşacaktık? Birbirimizin omuzlarına hak etmediğimiz ve anlamsız yükler yaratarak? Sizin dünyanızda böyle mi savaşılır? Benim dünyamda savaşmak bile yoktur.


Ben tüm bu hikayeyi yine güzel gülüşlerle hatırlamak isterim. Benim yarattığım dünyada kaosa müsaade yoktur. Burada herkes kendi yarattığı yükleri taşımak zorundadır. Huzuru yaratma gücü sevgiden beslenir. Ve sevgi; daima kaosu ve beraberindeki baskıyı etkisiz hale getirecektir. Benim dünyamın gerçekliği bu şekilde işler. Ve o sırada benimki gibi bir dünyada iseniz, tebrikler, bu dünyadaki gerçekliği bir kere tattıktan sonra sevginin gücünü yeniden, bambaşka bir anlamıyla tekrardan keşfedeceksiniz.


Biz kendi odamıza geri dönelim. Gece boyunca yalanlara devam ettin. Çok güzel gülümsüyordun. Ben yalnızca bunu gördüm. Trenden beri üzerinde beliren o rahatsız edici baskıyı hala taşıyordun. Yalanlara devam ettikçe o baskı daha da artıyordu. Söylemiştim, burada herkes kendi yarattığı yükleri taşımak zorundadır. Adalet çarkı işler. Ben gülüşünü gördüğüm anda karnımda filizlenen çiçeği sulamakla meşgulüm. Kesinlikle kaosun sahibi değilim.


 Tüm bu kaosun yarattığı baskıya rağmen, her sorduğumda nezaketle ve beyefendilikle durumu idare etmen beni bir kere daha sana hayran bıraktı. Her ikimiz de oyunu kuralına göre oynamıştık. Bu yüzden bu son, gözümde oldukça adil görünüyordu. Tıpkı başımdan atmaya çalıştığım sokak çalgıcısına dediğim gibi; ‘’Ne kadar da şanslıyım.’’  


Ve bu muazzam harikulade deneyimde senin de bana eşlik etmiş olmanın şerefine tıpkı John Hartford’un şarkısındaki gibi benim karanlık kutumda ‘Gentle On My Mind’ olarak kalacaksın. Ya da Glen Campbell versiyonundaki ‘Gentle On My Mind’ gibi…


Bu biraz da kendiniz olma yolculuğunuzda sizin vereceğiniz bir tercih.

Not my business.


Gelelim tepemde yanan o ışığa… Evet, ışığın içine baktım. Etrafımdaki baskı azaldığında o ışık yeniden beliriverdi. Sonuçta onu bir kere görmüştüm. İçine bakmamış olmam bir daha göremeyeceğim anlamına gelmezdi. Ama o ışığa bakmak için sabırla doğru zamanı bekledim. Kaçarak gitmek istediğim halde, yerimden kalkamayacak olsam da o ışığa bakabileceğim doğru anı buldum.  Tahmin ettiğim gibi tepemdeki o ışığın içine baktığımda kalbim paramparça oldu.

Deprem etkisindeki bu güçle etrafımdaki bütün binaların duvarları, taşları, sütunları bir anda yıkılmaya başladı. Önce bir toz bulutu, sonra bir yağmurla sakinleşen toprağın geride bıraktığı ve hepimizin tanıdığı o koku… Sonun yeni bir başlangıç getirdiği koku… İşte tüm bu elimizdeki enkaz ve sevgiyle yeni bir dünya inşa etmek için önce şuna karar verelim:


Kapısı güneşin doğuşuna mı bakmalı yoksa batışına mı? Belki de iki kapısı olmalı…

 

 

 

 

 
 
 

Yorumlar


Söylemek istediğin bir şey mi var?

Doğum tarihi
Gün
Ay
Yıl

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page